|

Türkiyeli Bir Devrimiden Türkiye Devrimci Hareketine Ezen Ulus Devrimciliğine İçeriden Eleştiriler
Verili süreci değiştirmek, yeni bir süreci koşullamak isteyenler önlerine buna uygun edimi arayan olumlu sorular koyup bunların cevaplarını ararlar. Siyasal tarzın bu açıdan en bilinen sorularının “ne yapmalı” ve “nereden başlamalı” başlıkları altında klasikleştiğini biliriz. Gelin görün ki, duvarın yıkılmasından beri; en az yirmi yıldır, ama aslında Eylül yenilgisinden beri; otuz yıldır, artık çok şey yapması gereken Türkiye devrimci hareketi bu tür soruları önüne koyamıyor.
Bu yetersizlik devrimci hareketin, kendisini az çok kurtardıysa da iradesini zindanlardan kurtaramadığının, üzerine yıkılan duvarların altından kalkma gücünü edinecek kadar devrim nesnelliğinden yararlanamadığının göstergesidir.
Daha kötüsü son Çatı Partisi tartışmalarıyla görülmüştür ki, bu bilinç ve konum artık öylesine benimsenmiştir ki, kendisinin sorması gereken sorular kendi dışından onun gündemine taşındığında da, sorunun Türkiye solu tarafından, “nasıl yapılamaz”, “nasıl oldurulamaz” şeklinde; devinimi, eylemi, insiyatifi öldürücü, statükoyu dondurucu negatif ve sessiz sorularla, bu sorulara verilen iç cevaplarla işlenir hale getirildiği görülmektedir. Anlaşılmaktadır ki Türkiye solu durumundan memnundur ve halinden memnun olanların statükoyu aşması devrime yönelmesi mümkün değildir.
Tartışmalar, bir yandan Türkiye devrimci hareketinin, hareketsizlikle geçen onca uzun zamana karşın, geçmiş yenilgilerine yol açan yapısal sorunlarını ve bunlara ilişkin ideolojik-teorik zaaflarını bilince çıkartamadığını gösterirken diğer yandan özel olarak ezen ulus devrimciliğinin kendiliğinden şovenizmini terk etmemekteki ısrarını da açığa çıkartmıştır.
Bu gözlem itibariyle denilebilir ki; çatı partisinin bir türlü çatılamamasının nedeni yapısal ve ideolojik “Türk” solculuğudur.
Egemen statükoya karşı kendisini bir irade olarak dayatma gücü bulamazken; halkların, demokrasinin ve devrimin bir iradi tutumu olarak mevzilenme isteği gösteremezken; yeni bir hamleyle statükoyu bozma insiyatifi alamazken; bunlardan da öte, artık bizzat kendisini doğrudan verili statükoya içkin kılan gidişe eylemcil ve örgütsel bir müdahale geliştiremezken, bütün bu düzeylerde kendisini her durumda daha olumlu bir noktaya doğru çekeceği kesin olan çatı partisi örgütlenmesine hangi gerekçeyle olursa olsun uzak duran sol “Türk” tür, çünkü sürmesine nesnel olarak hiçbir itirazda bulunmadığı statü TC patentlidir.
Türkiye solu tarafından çatı partisi ya da herhangi bir birleşik sol girişime getirilen en deve dişi itiraz bu oluşumlarda Türkiye işçi sınıfının yokluğudur. Sınıfın yokluğunda oluşacak bir örgütlenmenin siyasal sorunlara sınıfın gücü ve yöntemiyle çözüm sunması, sınıf zeminli toplumsal çözümler üretmesi elbette mümkün değildir. Somutumuzda, hem kadro-kitle ağırlığı, hem gündemi oluşturma gücü, hem de süreci pratikleştirmedeki insiyatifiyle Kürt siyasallığının yüksek düzeyinin, metropol alanlarda oluşturulacak birleşik bir çalışmada toplumsal olandan çok ulusal olanı öne cıkartacağı ortadadır. Demokratik bir muhalefeti örgütleme girişiminin böylesi önemli bir eksiklikten kurtulmayı düşünmesi elbette doğrudur. Yanlış olan sınıfın aranma tarzı, yokluğunu hissetme zamanlamasıdır..
Sol, sadece 70 Martı’nda değil, 80 Eylülü’nde de yenilgisini mücadele ve örgütlenmede sınıfın eksikliğine bağladı. Ancak kendi sınıfsız devrimciliğine yapısal bir otokritik getiremediği ve Türkiye işçi sınıfının tarihsel oluşumu içindeki sosyo-siyasal gerçeğini kavrayamadığı için siyasal hayatındaki sınıfsız seyahatini post modern batılı bir aydın gibi sınıfın vefasızlığına, devrimciliğini yitirmesine bağlamayı tercih etti.
Şimdi sanki bütün bu ideolojik ve siyasal yaklaşımlar yaşanmamış gibi ya da aşılmışçasına eski sınıf aşklarının yeniden gündeme getirilmesi eğer Kürtlerle birlikte oluşturulması önerilen bir partiye itiraz gerekçesi olarak dile getirilmeseydi belki yalnızca sınıf arayışlarında bir samimiyetsizlik olarak görülebilirdi. Ancak, geçmişte nasıl “proletarya” diye diye proletaryasız “proleter devrimci”liklere soyunulduğunun muhasebesini yapmadan, hem sınıfın hem öncünün siyasal varlıklarının bir çözümlemesini yapmadan sınıf siyasallığının prensipcil zeminde öne çıkarılması, bizim somutumuzda Kürt özgürlük mücadelesiyle mesafeli bir duruşa gerekçe yaratmaktan başka bir anlam taşıyamaz. Çatı partisini bu çerçevede olmazlayan eleştiriler, söze özeleştiri ile başlamadıkça bize siyaset yapmanın nesnel gerçeklerine yabancılaşıp öznelliğin kavramlar dünyasında kaybolup gitmeyi önermektedirler.
Burada işçi sınıfının, güçlü Kürt ulusal-demokratik aksiyonunu dengeleyecek bir olgu olarak eksikliği ve yokluğuyla hatırlandığını sanmak bile konuya saflıkla yaklaşmak olur, çünkü Türkiye solunun, ezilen ulusun güçlü bir ulusal-demokratik muhalefetinin sömürgeci yapılanmada siyasal ve kurumsal gedikler açacağını ve bunun metropol emekçi hareketinin örgütlenmesi için uygun siyasal ve örgütsel imkanları açığa çıkartacağını kolayca kestirebilecek siyasal ve tarihsel bir alt yapısı vardır.
Olanın adı konmalıdır; solun sınıf gerçeğini bu aşamada gündeme getirmesi, başka herhangi bir gerekçeyle değil, kendi siyasal ve örgütsel cılızlığı nedeniyle Kürt aksiyonunun peşine takılmayı kendine yediremeyen, Kürt egemenliğin sosyal ve siyasal eğilimi itibariyle kendi egemen ulus üstenciliklerine kabul ettiremeyen sosyal şoven eğilimleri nedeniyledir. Statükoya içkinlikle güçlenen bu eğilim ve gerekçeleri aşılmadığı sürece ne Türkiye devriminin örgütlenmesi, ne de en dayatan demokratik mevzilenme görevlerinin yapılması mümkün olamaz..
Diğer taraftan, elbette proletaryanın ve proleter devrimin örgütlenmesi gibi bir konu bu zemine sığdırılamayacak kertede uzun ve ciddi tartışmalar gerektirmekteyse de çatı partisi gibi pratik bir adım dolayımında, bugünlerde kendini yeniden yeni bir “bahar beklentisi” dalgasına kaptırmış görünen solumuza hemen söylenebilecekler de vardır. En alfabesinden sınıf ve siyaset tarzı konusunda ülke gerçeği odur ki, kendini bir irade olarak ortaya koyamadığı sürece devrimci hareketin sınıfın ona ihtiyaç duyduğu alanlarda ve anlamda siyasal ağırlık kazanması sözkonusu olamaz. Kurumsal demokratik örgütlenmenin en hazır momentini geçiştirmeyi bile “sınıf çalışması” gibi marksizm esaslı bir gerekçeye dayandıranlar aslında her düzeyde irade olmayı erteleyen yaklaşımlarıyla marksizmi sadece kalpazanca ele alanlardır.
Çatı partisi ortamında sınıf arayışlarını Kürt dinamiğinin ağırlığından dolayı gündemleştirenler tam da bu noktada Diyarbakır’ın “dağlarının aşkına güven”le “Diyarbakır” olduğunu hatırlamalıdırlar.
Bitmedi; bu aşk onca emek ve onca kanla binlerce kez kanıtlanmış olmasına karşın, Kürt özgürlük hareketinin yaşanmakta olan kritik süreçte gene de birinci sorun olarak kendi eksiklerini öne çıkarmakla işe başlaması her yeni örgütlenme aşamasında “Türk” solcusuna değil ama “Türkiyeli devrimci”ye mutlaka örnek olmalıdır.
HPG ONLINE/Emir Adnan Demirci |